16 Eylül 2022 Cuma

İHMAL EDİLMİŞ İNSANLAR ÜLKESİ

             Geçen gün, İstanbul'da trende giderken,10'lu yaşlarda, ayakları çıplak, üstü başı kir içinde bir kız çocuğu mızıka çalarak dolaşıyor. Arkasında da biraz daha küçük, yine ayakları çıplak, üstü başı dağınık bir erkek çocuğu, elindeki kutu ile yardım topluyorken gördüm.                                                                                Ne var bunda, çok sık karşılaştığımız bir durum diye düşünebilirsiniz.                                                             O an, kafamda uçuşan düşünceler biraz daha farklı. Şöyle ki;                                                                        Şefkatli ellerle, o kutuya atılan yardımlar, bu çocukların asıl ihtiyaçlarımı acaba? Bu çocuklar ya da bunun gibi yaşayan çocukların başka ihtiyaçları karşılanıyor mu?                                                                        Mesela kırsalda, sabahın köründe tarlaya, bağa, bahçeye çalışmaya giden ana babaların çocukları. Veya şehirde, sabahtan akşama işe giden ana babaların çocukları. Hatta rahat etsin diye zengin bir aileye verilen güzel bir kadının çocukları.                                                                                                                                Yanlış anlaşılmak istemem. hiçbirini yargılamıyorum. Hayatta kalma çabasını anlayabilirim de, geleceğini garanti altına almak için, ıskalanan yaşamı anlayamıyorum.                                                                        Bunu da şöyle anlatayım;                                                                                                                                Bir çocuğun, daha doğru tabirle, bir insanın zayıf olduğu dönemde, üç temel ihtiyacı vardır.                        1- Korunma ihtiyacı.                                                                                                                                        Barınma, vücut bütünlüğünün korunması ve korunduğunu hissetmesi. Yanında birinin var olduğunu anlaması. yani kendini güvende hissetmesi.                                                                                                2- Bakım ihtiyacı.                                                                                                                                            Beslenme, temizlenme, giyinme. Aslında buraya kadar bir sorun olduğunu sanmıyorum. Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Bakım ihtiyaçlarından, sevilme, sevildiğini hissetme, değerli olduğunu hissetme, önemsenme. Aynı zamanda var olduğunun koşulsuz şartsız kabul edilmesi. şayet zayıf döneminde bir çocuk yaptıkları yeterince önemsenmez ve onanmazsa ya da şartlı onanırsa ve kıyaslamalar ile karşılaşırsa, bu birey zayıf olmadığı dönemlerde de kendisini yetersiz ve değersiz hisseder. Ve kendisini değersiz ve yetersiz hisseden ana babaların yetiştirdiği çocuklar daha fazla değersiz ve yetersizlikle büyüyecektir. Bu hisle başetmeye çalışan bireyler hep daha fazlasını isteyecekler ve hiç tatmin duyguları gelişmeyecektir. Daha kötü olan bu kısır döngü nesiller boyu sürecek olmasıdır.                                                        3- Empati ihtiyacı.                                                                                                                                            Yani anlaşılma ihtiyacı. İçinde bulunduğu durumun farkında olan ana baba tutumu beklerler. Ama malesef, bu ihtiyaç, kendini bile yeteri kadar tanımayan bir ana baba için imkansızdır.                                            İşin daha vahimi, bu gibi ana babaların çoğunlukta olduğu bizim gibi ülkelerde sosyal devlet eksikliğidir. Yetersizlik hisleri içinde olan ana babalar ne yapacaklarını bilmeden, sorunları ile kendi başlarına mücadele etmeye çabalamaktalar. Bu ise toplumsal bir trajediye dönüşmüş durumdadır.                            Sonuç olarak; En büyük sermayesi insan olan bizim gibi ülkeler, kaliteli insan yetiştirmek zorundadır. Ana babalar, çocuklarının temel ihtiyaçlarını daha fazla önemsemek zorundadır. Yetemedikleri yerde, kolay ulaşabilecekleri, destek birimleri oluşturulmalıdır. Ve kamu otoritesi ailelere maddi ve manevi destek vermelidir.                                                                                                                                            Lütfen sevmenin sermayesi yok. Daha fazla sevin. Sevdiğinizi, sevdiklerinize gösterin. İnsanlığı sevgi kurtaracak.

14 Aralık 2021 Salı

TAKINTILI düşünceler TEKRARLAYAN davranışlar (OKB)

     Günlük yaşamımızda stres, kaygı,korku,evham ve takıntılarla karşılaşırız. Genellikle de, günlük yaşamımızı etkilemeyecek şekilde, bu tür duygu ve düşüncelerle başederiz.

     Şayet takıntılı düşünceler, yaşantımızı olumsuz etkiliyorsa, aklımıza OBSESİF KOMPULSİF bozukluk (OKB) gelmelidir.

     Kişinin, aklına girmesine engel olamadığı ve uzaklaştırmayı başaramadığı, isteği dışında oluşan hatta mantık dışı olduğunu kendininde bildiği düşünce ve dürtülere obsesyon. Obsesyonlarin verdiği iç sıkıntı ve acıları gidermek ya da yok etmek için tekrar tekrar yaptığı davranışlara da kompulsiyon denir.

     Bulaşma obsesyonu temizlik kompulsiyonu

     Kuşku obsesyonu kontrol kompulsiyonu

     Dini içerikli obsesyonlar

     Cinsel içerikli obsesyonlar

     Düzen ve simetri obsesyon ve kompulsiyonlari

     Sayma kompulsiyonlari

     Biriktirme ve saklama kompulsiyonlari

     Dokunma kompulsiyonlari

     Batıl inançlar, uğurlu uğursuz rakam ve renk kompulsiyonlari

     Bu saydıklarım, en sık karşılaştığımız obsesyon ve kompulsiyonlardir.

     Obsesyonlar çok büyük endişe ve kaygı kaynaklarıdır. Tersi de geçerli, yani stres ve kaygı ile sağlıklı başedemeyen kişilerde obsesyonlar artma eğilimindedir.

     Aslında bu yazıyı kaleme alma nedenim, takıntıların öğrenme ve motive olmanın önündeki en büyük engellerden olduğunun bilinmesi gerekliliği. Genellikle öğrenme çağındaki çocuklarda öğrenme güçlüğü ya da adaptasyon da sorunlar varsa akla gelmesi gerekenlerden biri de obsesyonlar olmalıdır. Hatta etrafımızda çok tembel diye tarif ettiğimiz çocuklarımıza da dikkatli davranmalıyız. Çünkü başarının önündeki engellerden biridir.

     Özellikle salgın gibi bulaşma, hastalanma ve ölümlerin olduğu dönemler, kaygının, takıntıların arttığı dönemlerdir. Bu dönemlerden sağlığımız kadar ruh sağlığımızı da koruyarak çıkmamız, özellikle çocuklarınızın ruh sağlıklarını korumak gelecek açısından son derece önemlidir. Lütfen daha dikkatli ve duyarlı davranalım. Bu tür belirtiler varsa şayet,en kısa zamanda bir uzmana başvurulmalidir.

     Stressiz, kaygısız,evhamsız ve takıntısız sağlıklı günlerde görüşmek dileğiyle.

20 Eylül 2021 Pazartesi

OTURDUĞUNUZ KOLTUKLAR HALKINDIR

     Bugüne kadar hep toplumsal konular yazdım. İlk defa kendime dair bir yazı ile karşınıza çıkıyorum. Lüzum üzerine.
     Geçen hafta Cumhuriyet Halk Partisi danışma kurulu toplantıları başladı. Memleketim Denizli, Acıpayam toplantısına katıldım. Söz isteyen tüm konuşmacıları dikkatle dinledim. Konuşmalar bittikten sonra söz isteyip birkaç birşey de ben söylemek istedim. Ama beklemedigim bir tepki ile karşılaştım. Divan başkanı aynı zamanda il başkanı, benim partiye üye olmadığımı, tüzük gereği konuşma yapamayacağımı belirterek beni konuşturmadı. Haliyle orada bulunan arkadaşlardan tepki geldi. Hatta arkadaşlardan biri,benim üye olmadığımı nereden bildiğini sordu başkana?
     Daha fazla uzamasın diye salonu terketmek zorunda kaldık. Çıkarken söylediğim sözü buradan söyleyerek başlamak istiyorum.
     Bizim söyleyecek sözümüz için kürsülere ihtiyacımız yok. Biz söyleyecek sözlerimizi halkın arasında zaten söylüyoruz ve söylemeye devam edeceğiz. Bunu kimse engel olamaz.
     Şimdi sözümde duruyorum. Orada söyleyemediklerimi burada sizlere söylüyorum.
     1- Danışma kurulunda tüzüğün hiçbir maddesine uyulmadığı halde söz hakkı istediğimde verilmemesinin tek anlamı olabilir.Korku. Korkarak siyaset yapılmaz. Birinin söyleyeceği sözden korkuyorsan, kendine güvenmiyorsun demektir. O halde boşuna koltuk işgal etmemelisiniz. Çünkü bu halka karşı büyük sorumluluklarımız var. Hepsini yerine getireceğiz.
     2- Benim partiye üye olmadığımı biliyorsunuz madem, neden üye olmadığımı da bilin. Yasaya göre akademisyenler,sadece merkez pozisyonlarda ya da araştırma yapmak üzere aktif siyaset yapabilirler.Diger herhangi bir pozisyonda görev yapamazlar. Yapmak isterlerse de bulunduklari kuruma bir ay içinde bildirmek zorundalar.Bu da bazı görevleri yapamamak anlamı da getiriyor ayrıca. Ülkenin içinde bulunduğu durum herkesin de malumu zaten. Doçentlik başvurusu yapmış biri bu iklimde nelerle karşılaşır siz tahmin edin.Kaldi ki kendi gonuldaslarimin tutumlari ortadayken.
     3- Demokrasi söylemini dilinden düşürmeyen insanlar, demokrasiyi içsellestiremediyse halkın beklentilerini karşılayamıyor demektir. Bizim laf kalabalığı ile kaybedecek zamanımız kalmamıştır. Bulunduğu konumun sorumluluğunu yerine getiremeyenlerin yapmasi gereken bellidir.
     4- Gezi parkı eylemleri sürecinde, öğrencilerimizi savunuyor olmamız,bulundugumuz üniversitelerde sorun olmuştu. O dönem dahi söyleyecek sözlerimizi söylemiştik ve sonuçlarına da katlanmıştık. O insanları anlayabilmiştim ama üzülmemistim. Şimdi ise, omuz omuza vereceğimi düşündüğüm insanların tavrı beni gerçekten üzdü. Sakın yanlış anlaşılmasın,kendi adıma değil ülkem adına üzdü ve daha da endişelenmeme sebep oldu.
     5- O gün orada, bu antidemokratik tutuma tepki vermeyen büyüklerim de vardı. Sizin bu tavrınız, şayet bulunduğunuz konumu korumak içinse büyük bir yanılgı içindesiniz Sizleri o konuma getiren bu halka karşı sorumluluklarınız çok büyük. Sizlere yaraşan,bir büyük gibi davranıp, tecrübelerinizi bizlerle paylaşmak olmalı. Tabi aynı zamanda hakkaniyetli davranmak.
     Son olarak, Herkes bilsin ki;
     Ülke olarak çok zorlu bir süreçten geçiyoruz. Ülkemizin devasa sorunları var. Çocuklarımız ve geleceğimiz büyük tehdit altında. Bu sorunlarla baş etmek için yeniden elbirliği ve omuz omuza vererek çok çalışmak zorundayız. Ülkesini seven ve düşünen herkes sorumluluklarını bi hakkın,eksiksiz yerine getirmeye çabalamak zorundadır.
     Bu arada bizatihi ya da arayarak destek veren herkese teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.
                                               

                                                                                         T.Yuksel Zeren

6 Ağustos 2021 Cuma

YENİDEN BAŞLAMAK

      1- 12 Eylül 2010 referandumu ile yargı bağımsızlığımızı yitirmiştik. Hani şu ölüler yatağından kalkıp oy kullanmalı denen referandumdan. Bir daha da toparlayamadik zaten yargı bağımsızlığımızı.

     2- 2012 yılında İmralı'da Abdullah Öcalan'la görüşüldüğünun söylenmesi ile başlayan çözüm süreci; Akil insanlar ve onca propagandaya rağmen, aklı selim insanların, terörle müzakere olmaz bu süreç yanlıştır diye bagirmalarina karşın, bir seçim yenilgisi ile sürecin sonlanması ve başka sürece evrilmesi. Toplumun her kesiminde hala güven bunalımı yaşanması sonucunu doğurdu.

     3- 2013 'de İstanbul'un göbeğinde, tek nefes alınacak yer Taksim Gezi parkı yeşil alanına AVM dikme ısrarı, milyonları sokağa döktü. 13 gencin ölümüne,binlerce insanın yaralanmasına neden oldu. Milletin iktidarla karşı karşıya geldiği sonradan da toparlanmayan bir yaraya dönüştü. İktidarın orantısız güç kullanması, bütün dünyada şaşkınlıkla izlendi. İlişkiler bir daha da toparlanmadi zaten.

     4- 17-25 Aralık'ta aralarında 4 bakanın çocuklarının da bulunduğu üst düzey bürokratların evlerinde bulunan paralar,para sayma makineleri, yolsuzluk ve rüşvet iddialarının ayyuka çıkmasına neden oldu. Ve bu konuda kamuoyuna tatmin edecek bir açıklamada yapılamadı.

     5- 15 Temmuz 2016 da alçakça yapılan darbe girişimi ve arkasından gelen 2 yıllık OHAL dönemi. 15 Temmuz la ilgili TBMM raporunun ortadan kaybolması ,2  yıllık OHAL döneminde yapılan referandumla, parlamenter sistemden yetkilerin tek kişide toplandığı başkanlık sistemine geçilmesi. Bunların sebep olduğu travmaların hala yaşanıyor olması.

     6- Önüne gecilemeyen döviz kurundaki yükselme. Ardından satın alma gücünün erimesi ve hayat pahalılığı. 10 yılda dolar ve Euro nun 5 kat artması, kişi başı düşen milli gelirin %7 gerileyip 8.500 dolara inmesi. Bunun üstüne Merkez Bankasındaki 128 milyar dolar rezervin eriyip yok olmasi ile dış borç ödemelerinin zor yapılması. Halkın büyük çoğunluğunun borç batağında olması. Atıl işgücünün %30 lara genç işsizliğin %25 lere dayanması.

     7- Düne kadar beraber hareket ettikleri bir mafya liderinin akıl almaz, korkunç iddiaları ve bu iddialara tatmin edici cevap verilememesi.

     8- Ülkenin sınırlarının delik deşik olması. 5 milyon Suriyeli mülteci ve gelmekte olan Afgan mülteci sorunu. Bu sorun geleceğimizi gerçekten ciddi anlamda tehdit ediyor olması.

     9- En sonunda da yanan ormanlarımız. Yaşam alanlarımızın tehdit altında olması. Önlem alınmazsa ülkemizin kuraklıkla karşılaşma ihtimali. Çevre ve doğa bilincimizin yetersiz olması.

     10- Yani işin özü; Demokratikleşme de, insan hakların da, ekonomi de, eğitim de, dış politika da ve en sonunda çevre ve dogal yaşam alanlarında havlu atmışiz, dibe vurmuşuz.

          Yeter artık

          Haydi hep birlikte

          YENİDEN BAŞLAYALIM




4 Haziran 2021 Cuma

GERÇEKLER ACIDIR

      Yıl: 1828-1829

       Padişah: Sultan 2. Mahmut

      Durum: Osmanlı-Rus savaşı sürmekte. Tuna boylarındaki garnizonda açlık sıkıntısı oluşuyor. Osmanlı, Yahudi asıllı olan Rothschild ailesinden buğday satın alıyor.

      Sonuç: Maddi durumu çok kötü olan Osmanlı imparatorluğu, aldığı buğdayın parasının ancak yarısını ödeyebiliyor.

     Yıl: 1853 

     Padişah: Sultan Abdülmecid

     Durum: Kırım savaşı sürmekte. Cepheye silah ve mühimmat lazım. 1853 yılında, Osmanlı imparatorluğu Rothschild ailesi aracılığıyla cepheye, 40 bin tüfek, 2 bin şişhane, 10 milyon fişek, 50 milyon kapsül gönderdi.

     Yıl: 1855

     Padişah: Sultan Abdülmecid

     Durum: Kırım savaşı şiddetli bir şekilde devam etmekte. Çok büyük miktarda ara lazım. Tekrar Rothschild ailesine başvurulur. Bu sefer, Mısır vergisi, İzmir,Şam gümrük vergilerini teminat gösteri borç istenir. Rothschild ailesi daha önceki borçlarından ötürü yeterli bulmaz,İngiltere'nin ve Fransa'nın kefil olmasını ister.

     Sonuç: Bu şartlarda 5 Milyon sterlin borç alınır.

     Yıl: 1891

     Padişah: Sultan 2. Abdülhamit

     Durum: Dış borç ödemelerinin yapılamadığı için Duyun-i Umumi ye  kurulmasına rağmen borçlar döndürülemeyince tekrar Rothschild ailesine başvurulur.

     Sonuç: Yüzde 4 faizle 60 yıl geri ödemeli 6 milyon 316 bin 920 sterlin borç alınır.

     Yıl: 1894

     Padişah: Sultan 2. Abdülhamit

     Durum: Dış borç ödemelerinde sorunlar oluşunca , tekrar Rothschild ailesine başvuruldu

     Sonuç: Yüzde 3,5 Faizle , 61 yıl geri ödemeli, 8 Milyon 212 bin 340 sterlin borçlanıldı.

Osmanlı İmparatorluğu 1914 yılına kadar tam 41 kez dış borçlanma yaptı.

      Yıl: 24 Temmuz 1923

      Durum: Lozan antlaşması imzalandı. İlgili hüküm gereği Osmanlı borçlarını da yeni kurulan  Türkiye Cumhuriyeti devraldı.  Mahfi eğilmez bu borçları, 2013 yılı kuruna göre hesapladığında toplam borç 500 Milyar dolar tutuyordu. Rothschild ailesi de dahil olmak üzere bu borç ATATÜRK önderliğinde yeni doğan Türk Milleti ödedi.

     Umarım Lozan, 1923-2023, Türkiye Cumhuriyeti ve ATATÜRK'e laf edenler bu yazıyı okuyup tekrar düşünür. 

     (Not: Veriler devlet arşivlerinden alınmıştır. )

4 Mart 2021 Perşembe

İNSAN ODAKLI YENİ DÜNYA DÜZENİ-2 NEDEN Mİ?

       İnsan zekası, bir musibetin daha önüne geçmede başarılı oldu. Corona virüs için aşı geliştirdi.
Bu aşıyı geliştiren bilim insanları, bundan önce çalışan binler belki onbinlerce bilim insanlarının çalışmalarından faydalanarak sonuca ulaştı.
       Şimdi çok daha önemli bir nokta daha var. Bütün dünyayı hızlı bir şekilde aşılamak. Çünkü Corona virüs yayılmaya devam ettikçe mutasyonlar devam edecek. Hatta bağışıklık sistemi ve aşıların koruyuculuğundan da kaçabilen varyantlarının olması muhtemel. Bu da dünyada yeniden bir salgın başlaması demek. O yüzden aşılamada hız çok önemli.
       Aralık ayının ortalarından bu yana dünyada aşılama devam ediyor olmasına rağmen şubat sonu itibariyle, daha dünyanın 130 ülkesine hiç aşı yapılamadı. Aşıya ulaşabilen insan sayısı henüz dünyanın %5 i bile değil.
       Peki neden?
       Hemen söyleyeyim; Aptalca uygulamaya çalıştığımız ekonomik model KAPİTALİZM yüzünden.
        İnsanlık bir seferberlik ile bu aşıları üretebilecekken, aşıların patent hakları olduğundan, aşı sadece üreten şirketler tarafından yapılmakta. O yüzden aşı çok sınırlı üretilebiliyor.
       Dünya Sağlık Örgütü ve bir çok bilim insanı bu ahlaki çöküntüyü eleştirse de güçleri şirketlere yetmiyor.
       Olması gereken, aşıların üretim hakları ve bilgileri tüm dünya ile paylaşılmalı. Yeteri kadar aşı üretilip uygulanmalıydı. Böyle olmadığı için yoksul ülkelerin insanları, yaşayabilecekken ölmeye devam ediyor. Ülkelerin kısıtlı kaynakları, devasa şirketlerin kasalarını dolduruyor.
       En aptalca olan durum da; Virüs yayılmaya devam ettikçe, aşıdan kurtulan mutasyonlu virüs tekrar salgın oluşturacak olması. Böyle devam ederse salgın tüm dünyayı tehdit etmeye devam edeceği gibi, zengin ülkeleri de tehdit etmeye devam edecek demektir.
       Yani KAPİTALİZM insanlığı tehdit etmeye devam edecek.
        Bilim insanları, ne kadar insanlık için uğraşırsa uğraşsın, sonuç olarak kapitalizmin değirmenine su taşımaktan öteye geçemiyor olacaklar.
        KAPİTALİZM insanlığın iliklerine o kadar işlemiş ki, insanlığın aklına başka bir ekonomik model gelmiyor dahi.
       Halbuki, tabandan tavana örgütlü, yaşam alanlarında karar ve söz sahibi, gücün adil paylaşıldığı, özgürlükçü ve demokratik bir sosyal devlet modeli MÜMKÜN.
       DÜŞLEYİN... 

22 Kasım 2020 Pazar

İNSAN ODAKLI YENİ DÜNYA DÜZENİ

                                                   

         Corona virüs salgını ile birlikte, insan ve doğanın hayatımızda ne kadar önemli olduğunu farkettik.

         Her gün görmeye alışık olduğumuz ve bizdeki kıymetini unuttuğumuz tüm insanların, canlıların, tabiatın ne vazgeçilmez olduklarını tekrar anladık. Meğer bu güne kadar bizler  için çok önemli olduğunu düşündüğümüz, mal, mülk, para, pulun aslında o kadar da kıymetli olmadığını tanık olduk.

          Zor da olsa, alışageldiğimiz düşüncelerimizin değişime uğradığı bir süreci hep birlikte yaşıyoruz. Biliyoruz ki, insan davranışını ve duygusunu yaratan bir güç var. O da düşüncelerimiz.

         Madem düşüncelerimiz değişime uğramaya başladı, kalıp yargılardan , bilişsel hatalardan kurtulup mevcut sistemin, artık insanlığa yük olduğunun farkına varmamız, yeni bir dünya düzenini konuşmaya başlamamızın vakti gelmiş demektir.

          Çünkü, mevcut sistemde insanlar, sistemin büyümesine hizmet ediyor. Oysa yeni dünya düzeni, insana hizmet eden, gelişime açık sürdürülebilir bir modele sahip olmak zorunda.

       Neden yeni bir sisteme ihtiyaç var diye soracak olursanız? Mevcut sistemdeki adaletsizlikler, artık insanlık için katlanılabilir bir sistem değil. Dünyanın %1 inde toplanan kaynaklar, kalan %99 u tehdit ederek, insani değerlerin yıkımına neden olduğundan.

         Yeni dünya düzeninde, ülkeler ve şirketler, bilgi ve bilim üretermek zorunda. İnsan ise tüm bu hizmetlerden ortak olarak faydalanabilmeli.

         Yeni dünya düzeni, kaynakları kullanırken insanı önceleyen, kaynak yaratırken insani değerleri, faydayı, mavevi bütünlüğü bozmayan beyinlere ve onların liderliğine sahip olmalı.

         Tüketim üzerine kurgulanan eski sistem, yine bizlerin sahip çıkacağı değerler ile değişime uğramalı. "Ben ne yapabilirim ki" demek yerine "Sistem zaten benim, ne yapmalıyım" demeli. Değişimin bir ucundan tutmakla kendini görevli hissetmeli. Unutmayalım ki, her şey düşünmekle başlar.

         O halde dünyayı ne kurtaracak diye düşünmeye başlayalım.

         Bir insanı sevmekle başlayacak herşey.

          Paylaşmak, anlamak, büyük bir bütünün parçaları olduğumuzu unutmamak.

          Sokaktaki bir insandan farkının olmadığını bilmek

          Bilginin değeri, bilgiye ulaşmanın heyecanı

         Dünyayı güzel düşünceler kurtaracak

         Herşeyden önemlisi, İnsanı önceleyen, sınırların,sınıfların, eksikliklerin, fazlalıkların, tercihlerin, kazançların, kayıpların herkes için eşit olduğu yeni bir dünya düzeni. Kurmak MÜMKÜN.

          Böyle bir dünyada hep birlikte yaşamak dileğiyle.

                                                                                                                 Yrd.Doç.Dr. T.Yüksel ZEREN