9 Kasım 2018 Cuma

ATATÜRK'e NEDEN DÜŞMANLAR

                     Daha yüzyıl geçmedi. Yani 3 nesil diyebiliriz. Birinci Dünya savaşından yenik ayrıldık. Osmanlı toprakları istila edilmeye başlandı. Ülkenin başkenti İstanbul İngiliz ve Fransızlarca ablukaya alındı. Anadolu da direniş hareketleri başladı. İşgalciler Sevr anlaşmasına zemin hazırlamaya başladı. Anadoluyu zahmetsizce kontrol etme planları yapılıyordu. Bu direnişlerin büyümesinden endişe ediyorlardı.
                     Böylece direniş kırılsın, isyan büyümesin diye iktidardan Anadoluya bir müfettiş görevlendirilmesini istediler. Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919 da Samsuna ayak bastı, 3.ordu müfettişi olarak. Ardından Amasya'ya geçti ve o meşhur sözü söyledi. "Vatan, Milletin azim ve kararlılığı ile kurtulacaktır." Bu söz açıktı, direnişi örgütleyecekti. Ertesi gün görevinden azledildiği açıklandı,tutuklama kararı çıkartıldı. Ama Mustafa Kemal kararını vermişti, durmayacaktı. Erzurum ve Sivas kongrelerini topladı. Manda ve himaye asla kabul edilmeyecek, Ankara'da Ülkenin heryerinden temsilciler gelecek ve 1. meclis açılacaktı.(23 Nisan 1920)
                   Hakkında idam fermanı çıkartıldı. Neden çünkü Anadolunun işgaline karşı çıktığı ve direnişi örgütlediği için.
                   İşte hala direnişi örgütlediği, manda ve himayeyi reddetmesini kabul edemeyenler Atatürk'e düşman.
                  Bir kısım, saltanatı ve hilafeti kaldırdığı için Atatürk'e düşman olduğunu söyler. Ben öyle düşünmüyorum. Saltanat ve hilafetten faydalanıp, kendilerine mal,mülk,makam edinenler,konumlarını kaybettikleri için Atatürk'e düşman.
                En çokta, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Eğitimin millileşmesi, arap alfabesinin kaldırılıp resmi dilin Türkçe olmasını, Atatürk'ün İslam karşıtı gibi gösterilmesi meselesi var. Kimsenin inanç derinliğini bilmemiz mümkün değil. Fakat, Diyanetin kurulması, Kuran'ın anlaşılması için Türkçe mealinin ilk kez yapılması ve hatta Balıkesirde bizzat kendisinin hutbeye çıkmasından anlıyoruz ki, Atatürk hiçte İslam karşıtı falan değil. Olsa olsa dini sömüren ve imtiyazlı bir sınıf haline getirmiş,çıkarı için kullanmaya alışmış sahtekarlar, güçlerini kaybettikleri için Atatürk'e düşman.
                 Misakı milli sınırları düşmandan temizlendikten sonra, bu topraklara Türk yurdu anlamında Türkiye dendi. Bunu sadece bir ırk anlamında kullanma ve öyle bir algı oluşturma çabası tam bir cehalet örneği. Türk milleti hiçbir zaman sadece Türk ırkından oluşmaz. Türk milletini sadece tek bir ırk gibi gösteren ve beyhude ümmetçilik yapanlar Atatürk'e düşman.
                 Cumhuriyetin ilk yıllarında, iktidarda iken çok sert yönettiği ile ilgili eleştirenler var. Ekonomik,kültürel, çevresel olarak yerle bir olmuş bir vatan varken. Aynı zamanda yetişmiş elemanı, ve bürokrasisi yokken. Rusya'da komünizm, İngiltere'de ve Fransa'da emperyalizm hüküm sürerken, Almanya,İtalya'da faşizm baş göstermişken, o dönemde Atatürk'e çok sert yönetti eleştirisi çok büyük bir haksızlık değil midir. Halbuki Cumhuriyet'in ilanı, çok partili sisteme geçme çabaları varken. Anlıyoruz ki, mesele çok sert yönetme meselesi değil, kafalarının arka planlarında hayal ettikleri, güce ulaşma istekleri ve tekrar hesap vermeden iktidar olma hırsları taşıyanlar Atatürk'e düşman.
                En sonda,eleştirecek birşey bulamayan acizlerin Atatürk 'e özel hayatı ile ilgili eleştirileri var. Çocukluğunda yatılı bir okulda başlayan ve sonraki yaşamını cepheden cepheye geçiren, ve henüz 57 yaşında yaşamını yitiren birine özel hayat eleştirisi yapmak ancak art niyetlilerin yapabileceği bir iş olsa gerek.
                 Biz ona ,bize yaşanabilir bir Vatan bıraktığı, aynı zamanda muasır medeniyet gibi bir hedef gösterdiği için minnettarız. Bir Türk yaşadıkça yaşamaya devam edecek.


                                                                                                            Saygıyla Kalın

29 Ekim 2018 Pazartesi

CUMHURİYET

                    Üç kıtaya kök salmış koskoca Osmanlı İmparatorluğu, son yüzyılda,kötü ekonomi,kötü eğitim,kötü yönetim,israf ve savurganlık,zamanın dünyasına ayak uyduramama yüzünden dağılmak üzereydi. Avrupada, Asyada, Afrika ve Ortadoğuda topraklarını elinde tutamıyordu. Borçlarını ödeyemiyordu. Herbir tarafta cepheler açılmış savaşmak zorunda kalmıştı. Ahali hem karamsar hem de zor şartlarda yaşam mücadelesi veriyordu.
                     Dönemim iktidar sahipleri çareyi 1. Dünya Savaşına girmekte bulmuşlardı. Belki böylece kaybedilen toprakları tekrar geri kazanıp, ekonomik olarak biraz rahatlayabilirler düşüncesinde idiler. Ama hesap tutmadı. Savaşta yenildik.
                    Ardından galip devletler Sevr anlaşmasını dayattılar. Bu anlaşmaya göre Avrupa, Asya hatta Anadolu toprakları bile paylaşıldı. Sonrası işgale başladılar.
                   İşte böyle başladı bir Milletin uyanışı. Kabul etmedi Mustafa Kemal ve arkadaşları bu anlaşmayı. Hasan Tahsinler, Nene Hatunlar, Sütçü İmamlar, Müftü Ahmet Hulusiler ve daha nice isimsiz kahramanların destanı. İlmek ilmek işlediler direnişi Anadolu ve Rumelinde. Karşılarında bazen kendi insanını da buldular malesef. Fakat yılmadılar.
                  Çok uzak bir zaman değil. gidip geri dönmeyen kahramanların hikayeleri ile büyüdük. Bu aziz millet Vatanını kurtarmak için her türlü fedakarlığı yaptı. Milyonlarca şehit ve Gaziyi arkalarında bıraktı. Torunlarına bu cennet Vatanı bıraktı.
                  Madem çok ağır bedeller ödeyen bu millet, mücadeleden alnının akı ile çıktı, Vatanını korudu. O zaman her daim Vatanını korurdu. Onlar bu Vatanın gerçek sahipleri olduğunu kanıtlamışlardı. Ve böylece CUMHURİYET doğdu.
                   Bu Milletin karakteriydi Cumhuriyet
                   Kula kul olmaktan, Kendi değerlerine İnançtı
                   Her bir insan gibi, eşit, insanca yaşamaktı
                   Ekmekti, aştı, adilce paylaşmaktı
                   Bilmekti,öğrenmekti, en çokta kendini bilmekti
                   Düşünmekti, akletmekti, düşündüğünü demekti
                   Herşeyden çok nefesti, Hürriyetti, özgürlüktü
                   Ve inanın çok yakıştı bu Aziz Millete CUMHURİYET
                   Bu vesile ile başta Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK olmak üzere, tüm açık ve gizli kahramanlarımıza şükranlarımızı sunuyoruz. Vasiyetlerinin bekçisi olacağımızı bilmelerini istiyoruz. Ruhlarını şaadediyoruz.
                 
                   

25 Eylül 2018 Salı

Bitmemiş Ergenlik Sendromu

                     Ergenlik, çocuklukla yetişkinlik arasında kalan, insanın kendisini yetişkinliğe hazırlama dönemi diyebileceğimiz sürece denir.
                      Genellikle 9-11 yaşlarında başlayıp 19-21 yaşlarında tamamlanması beklenir. Yeni yayınlarda, bu süreyi 10-25 olarakta belirtilir.
                      İnsan yaşamını üç yapı şekillendirir. Biyolojik, psikolojik, sosyal yapı. Sağlıklı bir yaşam da, bu üç yapının dengeli etkileşimi ile mümkündür. İnsan yaşamının her dönemi önemlidir. Ancak biyolojik, psikolojik ve sosyal açıdan hızlı ve önemli değişikliklerin yaşandığı süreç ergenlik dönemidir.
                     Bu değişiklikleri kısaca bir göz atalım:
                     Biyolojik değişimler;
                     Kızlarda yumurta hücrelerinin oluşmaya başlaması ve adet kanamaları. Erkeklerde sperm hücrelerinin üremeye başlaması. birincil cinsel gelişimlerdir. ikincil cinsel gelişimler ise bedensel değişimlerdir. Boy uzaması, ses kalınlaşması, kıllanma, kasların gelişmesi,göğüs büyümesi gibi. Biyolojik gelişimler çocukları hazırlıksız yakaladığı için psikolojik sorunlara yol açmaması açısından bilgilendirmek önemlidir.
                      Psikolojik değişimler;
                      En önemli değişim, çocukluk rolünün terkedilme çabasıdır. Anne babayla kurulan uyumlu duygusal yapı değişir. Temel amaç anne babadan ayrılarak bağımsızlığın kazanılması, bir birey olarak kabul edilme isteğidir. Bu sebeple aileden uzaklaşıp arkadaş ve akranları ile daha çok vakit geçirmek ister. Geçmişle çocuklukla ilgili tüm anıları silmek ister ergen. Bir yandan yetişkinliğe özlem duyar, diğer taraftan onlar gibi düşünebileceğini inanır. Bu arada yetersizliğinden, güçsüzlüğünden rahatsızlık duyar. Toplum içerisinde kendini kabul ettirmek, öne çıkmak, tanınmak isterken, ailesinin baskısından kurtulmak ister. Kendine verilen sorumluluktan kaçarken, yeni sorumluluk yüklenmek ister. Ergen kolay inanır, kolay bağlanır, kolay sever, kolayda kopar. Duygu ve davranışları bu kadar hızlı değişimler gösterirken olumlu gelişimlerde gösterir. Soyut kavramları daha kolay anlar ve kullanır. Olayları daha çok sorgular, farklı düşünceler geliştirir. Yaşam hakkında daha fazla düşünür, tartışır, eleştirir. Kısacası neden-sonuç ilişkilerini kurabilir. Tüm değişkenleri sınar ve çıkarılması gerekenleri atabilir. Yeteneklerinin bir kısmı ortaya çıkar. Başarılı olma, kendini kanıtlama eğilimi artar.
                        Sosyal değişimler;
                        Üç başlık altında bakmak lazım
                    a-) Ahlaki gelişim:
                        Evrensel ahlaki ilkelerin keşif sürecide denebilir. Bu açıdan kişinin nerde, nasıl davranacağını belirleyen, toplumdaki adalet ,eşitlik, hak ve özgürlükler gibi toplumsal düzeni sağlayan kuralları keşfeder. Toplumsal huzurun ve mutlu olmanın bu kuralları uymaktan geçtiğini bazı davranışların iyi-kötü, doğru-yanlış değerlendirmesinden geçirildiği süreçtir.
                    b-) Kimlik krizi:
                        Çocuk kimliğinden, yetişkin kimliğine geçerken genç, kim olduğunu, ne olacağını, ne yapacağını, kimlere nelere inanacağını, türlü sorunlar ve konularla ilgili ne düşünüp nasıl davranacağını arar. Zor bir süreçtir. Ergen genellikle bu konularda örnek alacağı, özdeşim kuracağı bireylere gereksinim duyar. Genelde bunlar anne baba olur.
                    c-) Kuşak çatışması:
                        İki kuşağın farklı dönemlerde toplumsallaşması, büyümeye bağlı yeni olanaklar edinen ergenin kendini yetişkin olarak kabul ettirme çabası, ergenin yeni statüsüne anne babanın uyum güçlüğü çekmesi. Ebeveynlerin yıllarca verdiği mücadele sonucu elde ettiklerini kaybetme korkularından dolayı ergenle yetişkinler arasında düşünce, inanç ve eylem farklılıkları olur. Bu da bir kuşak çatışması nedenlerindendir.
                         Toparlarsak; Gelişme dönemlerinde gençlerin özdeşim kuracakları modeller zayıf ve yetersizse toplumsal uyumları ciddi şekilde engellenir. Doğal zorluklara karşın yetişkinlerinde olumsuz etkileri de katıldığında, gençlerde tepki olarak duygusal düzeyde sorunlar görünebilir. Bunlara davranış bozuklukları denir. Bunun sonucunda çocuklar, güvensiz, karmaşık duygular içinde, kimsenin kendisini sevmediğini, anlamadığını, istemediğini düşünerek ilgi çekmek için sürekli hırçınlık yapar, aşırı öfke, geçimsizlik, kural tanımama, yalan, korku ve kaygılı bir şekilde uyum sorunları yaşarlar.
                         Asıl konumuza gelecek olursak; Ergenlik yaşamın en karmaşık dönemidir. Dönemidir çünkü belirli bir yaşda başlayıp belirli bir yaşa kadar sürmesi ve tamamlanması beklenir. Eğer belli bir yaşa gelmiş hala temel sorumluluklarından kaçıp başka sorumluluklar arıyorsan. Aile ve çevre ile ilişkilerini oturtamamışsan. Yetersizliklerin ve güçsüzlüklerini sık dile getiriyorsan. Topluma kendini kabul ettirmede zorlanıyorsan. Kim olduğunu, ne yapmak istediğini, nelere inanacağını belirleyememişsen. Yaşamındaki olayları sorgulayıp neden sonuç ilişkilerini doğru kuramıyorsan. Ahlaki açıdan iyiyi doğruyu ayırt edemiyorsan. Adaleti, eşitliği, hak ve özgürlükleri seçemiyorsan. Henüz ergenlik dönemini geçememişsin demektir. Biz buna bitmemiş ergenlik sendromu diyoruz. Bilmem anlatabildim mi?

(Not; Ben bu yazıyı yazarken televizyonda haberler vardı. İzlerken galiba sadece insanların değil ülkemizinde ergenlikle ilgili sorunları var diye düşündürttü :)

                                                                                                        Sağlıkla kalın
                        

17 Temmuz 2018 Salı

Gizemli Dünyamız; BİLİNÇALTI

                    Ne kadar kolay görürüz,duyarız,koku alırız ya da hissederiz. Biz bunu sanki direk duyu organımızdan beynimize iletildiğini sanırız. Oysa o iş öyle değil. Daha öncede belirttim, beynimiz çok korunaklı bir organ. Hiç bir ışık,ses,koku geçirmez. Duyu organlarımızdan gelen veriler işlemden geçerek beyne ulaşır. O şekilde görürüz,duyarız,hissederiz.
                    Duyulardan saniyede binlerce veri akar. Bunu bir otobandan, hızlı geçen araçlar gibi düşünebiliriz. Beyin aralarından seçe seçe ilerler. Seçilenler kısa süreli bellekte değerlendirilir. Kısa süreli belleğin kapasitesi sınırlıdır. 5 ile 9 arasındaki veriyi tutabilir. İşine yarayacak olanlar uzun süreli belleğe aktarılır. Ve tekrarlanırsa öğrenme gerçekleşir ve tekrar kullanılmak kaydı ile bilinç düzeyinde depolanır. İşine yaramayacak olan veriler ise bilinçaltında depolanır. Bu anlattığım döngü bilinçli bir birey için geçerli.
                    Ya birey bilinçli değilse;
                     Duyular anne karnında iken oluşmaya başlar. Duyular oluşmaya başladığı andan itibaren de veri akışı başlamış demektir. 6 yaşına kadar bir bebekte bilinç düzeyi tam gelişmediği için veriler tümden depolanır. Doğru yanlış, olumlu olumsuz her ne veri gelirse depolanır. Tekrarlanan veriler ilerde daha kolay bilinç düzeyine taşınır. 6 yaşına kadar veri işleme sürecinden pek bahsedemeyiz. İşte bilinçaltının çok büyük bir kısmı bu zaman diliminde oluşur.
                     Bir örnek vereyim: Annesini emen bir bebek, annesinin memesini ısırır, doğal olarak anne irkilir ve istemsiz tepki verir. Bu tepki bile ilerde çocukta bir korku gelişmesine neden olabilir.
                   Beynimizin %3 ünü kullanıyoruz efsanesi vardır ya, işte tamda budur. Yani farkında olduğumuz, bilinç düzeyimizi kullandığımız alan beynimizin o kadarıdır. Diğer kalan kısmı tamamen bilinçaltımızdır.
                    Alında bilinçaltı, bilinç düzeyini destekleyen bir mekanizmadır. Bireyi korumaya, desteklemeye, iyiliği için uğraşmaya, daha az yorulmasına, daha mükemmel yapmasına yardımcı olmaya çalışır. Mesela araç kullanmayı öğrendin. Yıllar geçse bile unutmazsın. İşte bu bilinçaltının eseridir. Sanki mekanizmayı otomatiğe almak gibi bi durum. örnekleri çoğaltabilirsiniz. Hiç hoş olmayan bazı tepkilerin kaynağıda bilinçaltının ürünüdür. Hiç düşünülmeden korumak amaçlı tepkide verebilir.
                  Bilinçaltı insan yaşadığı sürece aktiftir. Uyuması, dinlenmesi gerekmez. O yüzden görülen rüyalar bilinçaltının eseridir. kendini tamir etme yöntemidir.
                  Ya ben bu anı daha önce yaşadım ya da bunu daha önce gördüm (Deja vu) denir ya. işte o da bilinçaltının ürünüdür.
                  Kısaca bilinçaltı için doğru yanlış, zararlı zararsız, ahlaklı ahlaksız, gerçek hayal, geçmiş gelecek farketmez, herhangi bir değerlendirme yapmaz. Anı yaşar.
                   Sonuç olarak; Gün içindeki davranışlarımızın, yaşadığımız duyguların, içinde bulunduğumuz durumların çoğu bilinçaltının etkisi altında olmuştur. Anlamlandıramadığınız bir yönünüz varsa işte tamda orası bilinçaltıdır.
                   Belki ilerde bilinçaltı nasıl kullanılmalı, ya da kullanılabilir mi? onu anlatırım.


                                                                                                                               Hoşcakalın.

21 Mayıs 2018 Pazartesi

1 İNSAN 1 RAKAM

                     Bu yazımda, seçimlerin, toplumsal psikolojisi üzerine bir değerlendirme yapmaya çalışacağım.
                     Bizim gibi ülkelerde, seçimler hep en önemli seçim bu, en kritik seçimler gibi sözlerle anons edilir. Toplum zoraki olarak gerginliğe itilir ki, taraf olsun. Konuşulması gerekenler konuşulmasın. Hesap vermesi gerekenler hesap vermesin diye kurgulanır en çokta. Oysa, halkın sorması gereken çok soru, çocuklarının geleceği ile ilgili endişesi, atılması gereken onca adım varken.
                   Bizim gibi ülkeler demekten hiç hoşlanmıyorum. Bunu tekrarlamak acı veriyor aslında. Ama malesef durum bu.
                   Şimdi neden her seçim en önemli seçim denme meselesine geri döneyim.
                   Çünkü yönetmek ehliyeti için seçim şart. Rakamlar çok önemli. İnsan olmanın çok bir kıymeti yok. Seçim sürecinde her insan bir rakam. Hal böyle olunca seçimlerde hatırlanır her bir insan. Rakam oldukları için değerlenir. Ta ki o rakama ulaşıncaya kadar. Sonra unutulur, bir daha gerek duyulana kadar.
                    Yoksa, insanın,insanca bir kıymeti olsa, ülke geliri hakça paylaşılıyor olması gerekmez mi? 4 kişilik bir aile, yılda 40 bin dolarım nerde diye sormaz mı?
                     Suçsuz yer insanlar işten atılır, mağdur edilir mi?
                     Güçlünün yanına gidip Adalet dilenmek zorunda kalır mı?
                     Çocuklarına , eşit şartlarda eğitim aldırmak için onca mücadele verir mi?
                     Gençler, iş bulmak için torpil aramak zorunda kalır mı?
                     Hasta, şurda çok iyi bir doktor varmış diye gezer durur mu?
                     Aydın, bunu dersem yada yazarsam başıma bir iş gelir mi diye düşünür mü?
                     Aile, aman ha dikkat et başına bir iş gelmesin diye endişelenmek zorunda kalır mı?
                     Çiftçi,emekli,borçlu seçim dönemlerini bekler mi?
                      Elhasıl, seçim dönemleri hariç, insan olmanın adı yok bizim gibi ülkelerde.
                     Ha bir de seçimde bari Adalet olsa;
                     Hep anlatırım, çocuklarımıza özgüven kazandırmak için, kendi eşyalarına onlara seçtirin. Ama seçeneklerini ikiye ya da üçe siz düşürün. İşte bizdeki seçimlerde tıpkı böyle. Önce seçiciler karar verirler sonra onların seçtiklerini bize oylatırlar. Ne çok benziyor değil mi? :)
                     Yapmayın Beyler, kıymayın bu güzel ülkeye. Seçimleri bari adil yapın.
                     Sonuç olarak; Rakam olmayı kabul etmeyin arkadaşlar. Siz değişirseniz değişir herşey. Haklarınızı her daim arayın, güç sizsiniz. Önemli olan seçimler değil, her biriniz olduğunu unutmayın. Gerginlik, tarafgirlik, ayrışma oyunlarına gelmeyin. Ülkenizi gözünüzün önüne getirin, en doğru kararı vereceğinizden eminim.
                     Hiç merak etmeyin, 3 bin yıldır varız, daha iyi bir şekilde var olmaya devam edeceğiz.


                                                                                                              Kendinize İyi Bakın
                 

14 Mart 2018 Çarşamba

BEYİN,AKIL ve RUH Denklemi

                    Beyin, ses,ışık,koku geçirmeyen,dünyanın en korunaklı yapılarından olan kafatasının içindedir. İnsan vücudunun %2 sini oluşturur. Buna rağmen, alınan oksijenin %25 ini, kalorinin %20 sini, kanın %15 ini kullanır.
                    Bir insan yaklaşık 15 Milyar beyin hücresi (Nöron) ile doğar. Beyin hücreleri,diğer hücrelere göre daha az ve yavaş ölür. Yerine yenisi üretilmez. Beynin kapasitesi nöron sayısı ile ilgili değil,kurduğu bağlantılarla ilgilidir.
                    Bir beyin hücresi 15 bin diğer beyin hücresi ile bağlantı kurabilir. 5 yaşına kadar, nöronlar arası bağlantıların yarısından fazlası kurulur. Bir nöron diğer bir nörona saniyenin onda biri kadar bir zamanda ulaşır.
                    Şöyle düşünün; Herbiri 15 bin koldan birbirine bağlanmış 15 milyar değişik bitki ve ağacın olduğu bir bahçe.
                    Şimdi  biraz işleyişine bakalım.
                    Daha önce belirttiğim gibi, beyne dışardan ses, ışık, renk, koku gibi verilerin girmesi imkansızdır. Bunlar beyne elektromanyetik dalgalar olarak girer. Beynin içinde şekillenir.
                    Beynin üç kısmı vardır.
             1-   Beyin sapı; Omuriliğin tepesini çevreleyen kısımdır. Temel yaşamsal fonksiyonları kontrol eder. Nefes almak, kalp atışları, refleksler, kalıplaşmış tepkiler burdan kontrol edilir. urda düşünme yoktur. Beynin bu kısmı kuş ile benzer özellikler gösterir. Önceden programlanmıştır.
             2-   Limbik sistem; Beyin sapını çevreleyen kısımdır. Tüm duyulardan gelen verilerin ilk geldiği alan burasıdır. Ve burada düzenlenir. Aynı zamanda tüm duygularımızı kontrol eden merkezde burasıdır. Acıktığımızda, öfkelndiğimizde, aşık olduğumuzda, yas tuttuğumuzda bu alan devrdedir. Ayrıca uyku kontrol merkezide buradadır. Ve beyin kimyasallarının düzenlendiği alandır. Birbirlerine bağlı bitki ve ağaçların olduğu bahçemizin giriş ve çıkış kapısına benzetebiliriz.
              3-  Neokorteks; Düşüncenin merkezidir. Görme, işitme, konuşma, düşünme gibi üst düzey beyin fonksiyonlarının yönetildiği alandır. Anlam veren merkezdir. Herbir verinin, bilginin ayrı ayrı depolandığı bölümler vardır. Limbik sistem ile neokorteks arasında çok fazla bağlantı vardır. Oyüzden insanlar düşünerek duygularını yönetir, kararlar alır.
                   Şimdi daha fazla anlamaya çalışalım; Beyin sapı eşik, limbik sistem giriş ve çıkış kapısı, neokortekste birbirleri ile bağlantılı envai çeşit bitki ve ağaç dolu bahçe. Bahçede en fazla hangi bitkiye yada ağaca uğruyorsanız,bakıp besliyorsanız en fazla o gelişir. Aynı zamanda geçtiğiniz yol genişler. Birbirine faydalı olanlar, etkilenenler daha fazla birbiri ile ilişki kuranlar ve onların yolları gelişir. Faydalı yada zararlı olabilir. Hiç bakılmayan, beslenmeyen, uğranılmamış bitkiler zayıflar. yolları belirginsizleşir. Onlardan verim alamazsınız. Hem tüm bitkiler faydalı olmak zorunda de değildir. Bazen zararlı bitkileri besliyor da olabilirsiniz. Ne kadar çok bitkiyi besler büyütürseniz, o na giden yolları temizlerseniz o bahçeden o kadar çok verim alırsınız. Ha burada şunu belirtmeden de geçmeyelim, Bu ürünler aynı zamanda sizin dışarı çıkarttıklarınızdır.
                    Beynin işleyişini az da olsa anlattım. Daha sonra daha detaylı olarak anlatmaya devam ederim. İşte Akıl denen şey ise bu beslediğiniz, büyüttüğünüz bitkiler, açtığınız yollar ve dışarı çıkarttığınız ürünlerin tamamıdır.
                     Beyin, genelde resmin tamamına odaklanır, detaycı değildir. Toptan genellemeler yapar. Akıl detaycıdır. O yüzden beyin aldanır, yanılabilir. Ama akıl aldanmaz, en fazla seçer.
                    Bu bağlamda Ruh denilen şey ise; Kontrol ettiğimiz yada kontrol edemediğimiz duyuyu ilk aldığımızdan son çıkardığımız ana kadar, içinde kimyasalların da olduğu,ben buna denge denetleme ve onarma diyorum, tüm sistemin adıdır.
                    Şimdi pratik yapma zamanı. BİR DAHA DÜŞÜN


                                                                                                       

                                                                                                  

22 Şubat 2018 Perşembe

YERLİ ve MİLLİ Üzerine

               Bir süredir yerli ve milli kavramları üzerine kafa yoruyorum. Bulduklarımı sizlerle paylaşmak istedim.
               Sabah uyanıyorsun, hava karanlık lambayı açıyorsun, kullandığın elektriğin çok büyük bir kısmı gazdan elde ediliyor. Ülkede doğalgaz yok dışardan alıyorsun. Yani ithal.
              Yüzünü yıkayacaksın. Kullandığın musluk ithal.
               Kahvaltıya oturdun. Yediğin peynir için yedirdiğin saman ithal. Fazla süt versin diye yedirdiğin yem, genetiği değiştirilmiş mısır hepsi ithal. Hayvan cinslerini saymıyorum bile. Yediğin domatesin,salatalığın tohumları ithal. Onu geçtim ekmeğin buğdayını bile ithal etmeye başladık. Allahtan bir zeytinimiz kaldı. Yakında onlarıda kesmeye başlarız diye endişeleniyorum.
              İşe gideceksin, bindiğin tüm araçlar,içine koyduğun tüm yakıtlar hepsi ithal.
              Telefonla konuşuyorsun, konuştuğun telefon ithal. Kullandığın şebeke yabancıların.
              Kahve içeceksin, oturduğun yer yabancı marka.
              Akşam yemeği yemeye oturdun,yediğin et bile ithal.
              Sanayi diyoruz, girdi ve aramalların çok büyük bir kısmı ithal. Yerli diye aramal aldığın tüm firmalar yurtdışından ithal ederek sana veriyor.
              Tekstilde iyiyiz diyoruz, makinalarını geçtim, çoğu fason. Yani yabancı markalara çalışıyor. Ya da yabancı markaların taklitlerini yapıyor. Yurt dışına sattığımız kendi markamız yok denecek kadar az.
             Bilim üretmesi gereken üniversitelere bakıyoruz, doğru düzgün bilimsel çalışma yok. Olanların çoğu alıntı, ya da etkilenerek yapılmış çalışmalar. Ha buna rağmen bilimsel çalışma sayımız olması gerekenin çokta altında. Bu sistemsizlik ve kaynak yetersizliği ile bilim üretmekte mümkün değil malesef.
            Bu örnekleri bir gün içerisinde karşılaştığım durumlardan çıkardım. İnanıyorum ki sizler de kendi yaşamlarınızda bunlardan çok karşılaşıyorsunuzdur. Yalnızca bakın.
            Hayatımızın her alanında, bu kadar dışa bağımlı olarak yaşadıktan sonra, Nasıl yerli ve Milli olunur onu da bilemiyorum.
             Üretmeden, sadece tüketerek yerli ve milli olunmaz.
              Herşeyi kendimiz yapamayız bu bir gerçek. Ama ülke olarak yapabileceğimiz ve geliştirebileceğimiz,katma değeri yüksek bir alan belirleyip, dünya ile rekabet etmemiz mümkün. Biz bu insan gücüne sahibiz. Yeter ki doğru planlayıp buna yönelik hedefler belirleyelim.
               Dünyada Milliyetçilik akımları yükseliyor. Ya da yükseldiği söyleniyor. Bunu herkes duymuştur. Konjonktürel olarak bakıldığında evet olabilir. Bunun nedeni Dünyanın küreselleşmesi ve iletişimin çok yaygınlaşmasından kaynaklı. Buna tepki olarak toplumlar, kendi kültürlerini koruma refleksi gösteriyor. Bu da gayet doğal diye bakıyorum. Ancak bence bu geçici bir süreç. Toplumlar bir irleri ile iletişime devam ettikçe, birbirlerini anlamaya başladıkça, birlikte neler yapabileceklerini keşfettikçe, birbirlerini tehdit olarak görmekten vazgeçeceklerdir. Ve Milliyetçilik akımları zayıflayacaktır. En azından toplumlar nezdinde böyle olacaktır. İdareciler bazında ne olur onu bilemem.
               Yani demem o ki, konjonktürel milliyetçilikle fazla zaman harcamayalım. Toplum olarak yerli ve milli olmak istiyorsak üretim modeli bir ekonomiye geçmemiz şart. Bunun alt yapısını kuralım. Planlarımızı buna göre yapalım.
                Eğer Dünyada başarılı ve etkin olmak istiyorsak.
                Dilden çok, el ve gönüle bakın
                Benden bu kadar birazda siz düşünün.


                                                                                                             Esenlikle
      

26 Ocak 2018 Cuma

Çağın Hastalığı DEPRESYON değil ANKSİYETE

              Anksiyete, yaygın Kaygı bozukluklarının ortak adıdır.
             Beyin, tüm vücut bütünlüğünü korumak, yaşamsal fonksiyonları devam ettirmek üzerine programlanmıştır.(Bir arada beynin işleyişini anlatayım) Beyin yaşamsal fonksiyonlarına bir tehdit algıladığında, tehditin boyutuna bağlı olarak hızlı bir reaksiyon gösterir. Biz buna korku deriz. Tehdit algısı geçtiği zaman, korkunun da bitmesini bekleriz. Eğer tehdit algısı bitmiş, ortada bir tehdit yokken, biz hala sıkıntı,bir şey olacakmış endişesi, huzursuzluk yaşamaya devam ediyorsak,işte buna da kaygı olarak adlandırırız. Yani korku faydalı bir reaksiyonken,kontrol edilemeyen kaygı zararlıdır. Korkunun kaynağı belli iken, kaygının kaynağı belli değildir. Kaygı çok hafif bir gerginlikten, panik derecesine varan değişik yoğunlukta olabilir.
            Beynin bilinç düzeyi, algılanan tehditlere karşı, savunma mekanizmaları kullanarak önlem almaya, kendini korumaya çalışır. Şayet bilinç düzeyi güçlüyse sorunu çözebilir. İşte bu yüzden normal kaygı ile normal olmayan kaygıyı ayırmak çok kolay değildir.
             Anksiyetenin nedenleri ile ilgili değişik düşünceler var. Bunlar;
            1- Bilinçaltı, bilinç düzeyi, üstbenlik arasındaki çatışmalardır. Bilinçaltı, duyularımız başladığından itibaren farkında ya da değil, çok kısa süreliğinede olsa kayda geçtiğimiz, haz ilkesi doğrultusunda doyum arayan dürtülerimizin hepsi. Bilinç düzeyi, farkında olduğumuz, bilerek,isteyerek yaptığımız, şu an da biz olduğumuz herşey. Üstbenlik ise, toplumsallaşma ile birlikte, ortak yaşam koşullarına uygunluk, yasak, ayıp, günah, saygı,başkalarının hakkı gibi bizi dizginleyen kavramların hepsi. Bilinçaltının haz dürtüleri ile, üstbenliğin sınır koyan ilkeleri arasındaki çatışmayı bilinç üzeyi çözemezse Anksiyete ortaya çıkar. Ayrıca bilinç düzeyi bu çatışmayı çözemez, başka savunma mekanizmaları devreye sokarsa da diğer anksiyete sorunları ortaya çıkar.
            2- Aksiyete öğrenilmiş bir süreçtir. Koşullu uyaranlar, koşulsuz tepkilere neden olur. Bunu böyle yaparsan,şöyle yaparsan, şöyle dersen, sonunda kötü şeyler olur gibi öğretici metodlar buna örnektir. Sosyal öğrenmeler ve aile tepkileri de model olarak alınır.
            3- Anksiyetenin nedeni olayın kendi değildir. Kişi tarafından nasıl yorumlandığı, nasıl algılandığıdır. Anne babaların çocukları için endişelenmeleri, ya da sevdiklerinin başına kötü şeyler gelecek düşünceleri buna örnek olarak verilebilir.
            4- Anksiyete, otonom sinir sisteminde biyokimyasal aktivitelerinin düzensiz olarak çalışmasından kaynaklanır. Bazı kimyasallarla yapay olarak panik nöbetleri geçrilmesi  buna örnektir. Tabi bu sebep midir yoksa sonuç mudur iyi araştırılmalı.
             Buraya kadar anksiyetenin nedenleri ile ilgili düşünceleri anlattım. Şimdi ise beynin tehdit algılaması üzerinde duracağım. Beynin vücut bütünlüğünü korumak, yaşamsal fonksiyonlarını devam ettirmek üzere programlandığını başta söylemiştim. Şimdi burdaki yaşamsal fonksiyonlar nelerdir onlara bakalım. Öncelikle yaşam hakkı, beslenme, barınma, can ve mal güvenliğinden emin olma, sevme sevilme ait olma. Şayet bu ihtiyaçlarında bir eksiklik varsa anksiyete kaçınılmaz demektir. O halde anksiyete aynu zamanda toplumsal bir sorundur. Toplum olarak mücadele edilmelidir.
             Anksiyeteye bağlı diğer sorunlar ise;
             1- Yaygın kaygı bozuklukları:
             Endişeli bekleyiş, huzursuzluk, çabuk yorulma, konsantrasyon eksikliği uzun bir süre devam ediyorsa.
             2- Panik bozukluk:
             Titreme, nefes darlığı, boğulma hissi, göğüs ağrısı, bulantı, baş dönmesi, sersemlik, kontrolü kaybetme korkusu, çıldırma endişesi, ölüm korkusu, baygınlık gibi durumların bir kısmı varsa.
             3- Korkular (Fobi)
             Hayvan korkuları, yükseklik, fırtına,şimşek, tünel, asansör, uçağa binme, kapalı yerler, boşluk hissi varsa
             4- Sosyal korkular (Fobi)
             Kalabalık ortamlarda tedirginlik, küçük duruma düşme endişesi ile bunlardan kaçınma hali
             5- Obsesif- Kompulsif
              Saplantı ve zorlantı bozuklukları. Takıntı olarak da bilinir. Sık el yıkama, aşırı temizlik, simetri, merdiven basamağı, apartman katı sayma, aşırı kontrol etme ihtiyacı duyma.
            6- Posttravmatik stres bozukluğu:
              Stresli bir olay yaşadıktan sonra düşüncede o olayı tekrar tekrar yaşama. Buna bağlı aşırı irkilme, uyku bozuklukları, konsantrasyon sorunları varsa.
               Son olarak; Anksiyete bozuklukları, az gelimiş ve gelişmekte olan ülkelerde daha sık görülür. Bunun nedeni, eğitim sorunları, adalet sorunları, gelir dağılımında eşitsizlikler, hoşgörüsüzlük gibi daha çok neden sayabiliriz. Kişi kadar toplum olarakta mücadele edilmelidir.
               Öngörülemeyen gelecek, en yaygın Anksiyete nedenlerindendir.


                                                                                                     Sağlıcakla