22 Kasım 2020 Pazar

İNSAN ODAKLI YENİ DÜNYA DÜZENİ

                                                   

         Corona virüs salgını ile birlikte, insan ve doğanın hayatımızda ne kadar önemli olduğunu farkettik.

         Her gün görmeye alışık olduğumuz ve bizdeki kıymetini unuttuğumuz tüm insanların, canlıların, tabiatın ne vazgeçilmez olduklarını tekrar anladık. Meğer bu güne kadar bizler  için çok önemli olduğunu düşündüğümüz, mal, mülk, para, pulun aslında o kadar da kıymetli olmadığını tanık olduk.

          Zor da olsa, alışageldiğimiz düşüncelerimizin değişime uğradığı bir süreci hep birlikte yaşıyoruz. Biliyoruz ki, insan davranışını ve duygusunu yaratan bir güç var. O da düşüncelerimiz.

         Madem düşüncelerimiz değişime uğramaya başladı, kalıp yargılardan , bilişsel hatalardan kurtulup mevcut sistemin, artık insanlığa yük olduğunun farkına varmamız, yeni bir dünya düzenini konuşmaya başlamamızın vakti gelmiş demektir.

          Çünkü, mevcut sistemde insanlar, sistemin büyümesine hizmet ediyor. Oysa yeni dünya düzeni, insana hizmet eden, gelişime açık sürdürülebilir bir modele sahip olmak zorunda.

       Neden yeni bir sisteme ihtiyaç var diye soracak olursanız? Mevcut sistemdeki adaletsizlikler, artık insanlık için katlanılabilir bir sistem değil. Dünyanın %1 inde toplanan kaynaklar, kalan %99 u tehdit ederek, insani değerlerin yıkımına neden olduğundan.

         Yeni dünya düzeninde, ülkeler ve şirketler, bilgi ve bilim üretermek zorunda. İnsan ise tüm bu hizmetlerden ortak olarak faydalanabilmeli.

         Yeni dünya düzeni, kaynakları kullanırken insanı önceleyen, kaynak yaratırken insani değerleri, faydayı, mavevi bütünlüğü bozmayan beyinlere ve onların liderliğine sahip olmalı.

         Tüketim üzerine kurgulanan eski sistem, yine bizlerin sahip çıkacağı değerler ile değişime uğramalı. "Ben ne yapabilirim ki" demek yerine "Sistem zaten benim, ne yapmalıyım" demeli. Değişimin bir ucundan tutmakla kendini görevli hissetmeli. Unutmayalım ki, her şey düşünmekle başlar.

         O halde dünyayı ne kurtaracak diye düşünmeye başlayalım.

         Bir insanı sevmekle başlayacak herşey.

          Paylaşmak, anlamak, büyük bir bütünün parçaları olduğumuzu unutmamak.

          Sokaktaki bir insandan farkının olmadığını bilmek

          Bilginin değeri, bilgiye ulaşmanın heyecanı

         Dünyayı güzel düşünceler kurtaracak

         Herşeyden önemlisi, İnsanı önceleyen, sınırların,sınıfların, eksikliklerin, fazlalıkların, tercihlerin, kazançların, kayıpların herkes için eşit olduğu yeni bir dünya düzeni. Kurmak MÜMKÜN.

          Böyle bir dünyada hep birlikte yaşamak dileğiyle.

                                                                                                                 Yrd.Doç.Dr. T.Yüksel ZEREN

27 Eylül 2020 Pazar

SALGIN ve EĞİTİM

                  İnsan dışa dönük bir canlıdır. Etrafında olanlara pür dikkat takip eder de, iş kendine gelince adeta kaçar, saklanır. Kayıtsız kalmayı seçer.

                   Corona salgınında da buna benzer bir yaklaşım sergiliyoruz. Hep etrafımıza bulaşma ihtimalini düşünüyoruz da kendimize bulaşma ihtimalini göz ardı ediyoruz. Halbuki herkes kendine virüs bulaşabilir diye düşünse, hem kendini hem de sevdiklerini daha rahat koruyabilir.

                   Toplumsal olaylarda da aynı şey geçerli. Etrafımızdaki olumsuz olaylara karşı rahat tepki gösterebiliyoruz da, iş kendine ve yaptıklarına gelince asla sorgulama yapamıyoruz. Hep karşı tarafı suçlu,  karşı tarafı hatalı buluyoruz. Bir dönebilsek içimize, bir yüzleşebilsek kendimizle herşeyi daha kolay çözüm bulacağız.

                   Corona salgını gibi, tüm dünyayı etkileyen afetlerde, Milli birlik ve beraberlik söylemlerini çok işitiriz, hatta dillendiririzde. Nedense üstümüze düşeni yapıyor muyuz diye pek sorgulamayız. Aslında böyle dönemlerde birlik, beraberlik kelimeleri kullanmak doğru değil. Doğrusu; Yönetenler tedbir alır, destek sağlar, Halk ise dayanışma sergiler.

                    Yönetenlerin neyi yapıp yapmadıklarını tartışmayacağım. Ben bizim neler yapabileceğimizi irdeleyeceğim.

                    Yasakların kalkması ile herkes, psikolojik olarak salgın bitti moduna girdi. Halbuki bu çok yanlış. Olması gereken, yasaklar kalktı, artık ben kendi sorumluluğumu ve sevdiklerimin sorumluluğunu almam lazım diye hareket etmeli. İnsan yakını olduğu zaman onda virüs olma ihtimalini gözardı ediyor. Yakıştıramıyor anladığım kadarıyla. Ama çoğu bulaş aile içinde gerçekleşiyor maalesef. İnsanlar eski alışkanlıkları, eski hırslarını devam ettirme telaşı içinde. "Ölen ölsün, geri kalan bize yeter" diyen bile var. Umarım böyle olmaz. Çünkü o ölen senin en sevdiğin olabilir. Yaşlılarımızı ve kronik hastalığı olanları uzaktan sevmeye devam etmemiz çok önemli.

                 Bu yazıyı asıl kaleme alma düşüncem, en büyük sorunlardan olan eğitim sorunu ile ilgili kısım. Malum eğitimlerin çoğu okulsuz yani uzaktan eğitim. Özellikle ilk ve orta öğretimlerde bu sistem pek iyi çalışmıyor. Çok değişik nedenlerden ötürü. Öğrenciler yeteri kadar motive değil, veliler ise ne yapacakları konusunda yetersizler. Bu durum, Ülke için ilerleyen yıllar çok büyük eksiklik olarak karşımıza çıkması muhtemel. O yüzden burda çağrı yapmak istiyorum. Her eğitimci, öğretmen hatta çoğu evinde olan üniversite öğrencileri, yakınlarındaki ilk ve orta öğretim öğrencilerine tıpkı okuldaymış gibi ders vermeleri ve onları takip etmeleri. Veliler ise bu konuda etrafında yardım alabilecekleri insanlardan destek istemeleri. Şayet bunu başarabilirsek, çocuklarımıza ve geleceğimize bir nebze katkı sağlamış olabiliriz.

              Bu dönem, herkesin biraz daha sorumluluk alıp, fedakarlık yapma zamanı. Umarım sesim duyulur ve destek bulur. Buna Ülke olarak ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.


                                                                                                                           Sağlıkla Kalın

10 Ağustos 2020 Pazartesi

AYTAÇ'a MEKTUP

                 Merhaba Aytaç

                 Merhaba kardeşim

                 Sana gönül rahatlığı ile kardeşim diyorum. Senin kardeşim dediklerinden cesaret alarak. Çok haklısın, biz Anadolu'nun kavruk çocuklarıyız. Ve aslına bakarsak çoğunluğuz.

                Senden hiç haberim yoktu. Bu da benim ayıbım olsun. Ta ki sosyal medyada, senin mektubunla karşılaşana kadar. Hala senden haberi olmayan milyonlar olduğuna eminim

              Sana bir ayıbımı daha söyleyeyim; Mektubunu okurken, ilk dikkatimi çeken,Annenin Denizli Acıpayam'lı bir Hakime hanım olduğunu yazmışsın. O mektubu kaç kez okuduğumu bilmiyorum. Ama her okuduğumda boğazımın düğümlendiğini, hıçkırarak gözyaşlarımı tutamadığımı biliyorum.

               Sana bu mektubu, Denizli Acıpayam'dan, bir yaz akşamı, Eşeler dağı tarafından esen serin bir rüzgar, umutlarımız gibi parlayan ay ve yıldızlar altında yazıyorum. Ve bu gözyaşı ile ıslanmış mektubu, bir gün sana verebilmeyi umut ediyorum.

                Mektubunu okuyunca, ilk aklıma gelen, "Ne yapabilirim?"sorusun cevabını aramak oldu. Eminim sen de benim yerim de olsan, aynı sorunun cevabını arıyor olacaktın.

                Kardeşim, bedeninle birlikte fikirlerini de.eylemlerini de ölüme yatırmışsın. Biliyorum ölüme yatırdığın beden sadece senin bedenin değil. Haksızlığa, adaletsizliğe uğramış, ezilmiş, sesi duyulmamış, her yerdeler ve milyonlar dediğin her birimizin bedeni. Çocuk omuzlarında,insanca yaşasın istediklerinin sorumluluğu. İnsan olarak, kardeşce yaşasın istediklerinin sorumluluğu. Avukat olarak, haksızlığa uğramış milyonların sorumluluğu gereği, hepimizin bedenini ölüme yatırmışsın.

               Sana yapma demeyeceğim. Çünkü eminim başka bir yol bulamadığın, Ben adil yargılanmak istiyorum talebini duyuramadığın içindir.

                Ama sana şunu söyleyeceğim; Artık yalnız değilsin. Kendine yüklemiş olduğun bu ağır sorumlulukları, kardeşim dediğin hepimize paylaştır. Lütfen acını bizlere paylaştırma. Madem onlar adil davranmıyorlar, sen adil davran.

                  Senin sözlerinle;Hepimizi hayatı öğreten, emeğiyle bizi insan haline getiren halktan, Anadolu'dan, Analardan asla vazgeçme.

                 Hayal ediyorum kardeşim; Bir gün bir yerde oturup, belki günlerce seninle tartışmayı. Sen bana, Kınıklı, Kazovalı işçileri, Cansel'i, Türkan Albayrak'ı TAYAD!lıları, özgür tutsakları, Vatan sevme ustası devrimcileri anlat. Ben de sana belki, İnsan'ı, sevmeyi, zaaflarını, duygu kontrol etmeyi, varoluşu anlatırım.

               Son olarak kardeşim; Biz sensiz eksiğiz, eksik bırakma bizleri. Seni Ana topraklarında, Denizli Acıpayam'da bekliyor olacağız. Sevgiler, Selamlar. Sağlıkla kal.

                                                                                                           Tarık Yüksel Zeren

               

12 Temmuz 2020 Pazar

Yeni Başlayanlar İçin SİYASET Dersleri 1

           Bir bilgeye sormuşlar;
           Akıllı insan kimdir?
           Bilge demiş ki;
           Akıllı insan, doğru zamanda, doğru yerde, doğru kimseden yardım isteyen insandır.
           Bunu şunun için anlattım;
           Uzun zamandır takip ediyorum, koca koca insanlar, hatta temsil makamındaki ya da yönetme erkinde olan insanlar dahi, Devlet ve Hükümet arasındaki ayrımı yapamıyorlar.
           Madem bilmiyorsunuz, Bir bilene sorun değil mi?
           Bu Milletin çok uzun zamandır, yöresi değişse bile töresi değişmemiştir. İşte o töre Devlettir. O törenin günümüzdeki karşılığı Anayasadır. Anayasada tanımlanmış, her bir kurum, kuruluş ve şahısların tümü. hesi beraber Devlettir.
          Hükümet, bu kurumlardan sadece biridir. Görev ve sorumlulukları, Anayasa ve yasalarla tanımlanmış ve belirli bir süre ile sınırlandırılmıştır. Şüphesiz Hükümet, Devletin en önemli kurumlarındandır.
          Devlet kutsanması ya da korkulması gereken bir organizasyon değildir. Aksine yaşayan her bir ferdine eşit ve adil davranarak, övünülmesi, mutlu olunması gereken bir kavramdır.
          Hükümet, Anayasa ve yasaları uygulaması, daha yaşanabilir bir ülke için çalışması ve bunun içinde eksik ve yanlışlarının söylenmesi gereken bir organdır.
           Devletin gizlisi, sırlısı, derini, açığı olmaz. Anayasada kime ne görev verilmiş ise onun sorumluluğundadır. Ancak görevlerin gizlisi olabilir.
           Hele Hükümetlerin gizlisi, sırlısı hiç olamaz. Çünkü Hükümetler vatandaşına hesap vermek zorundadır.
            Devlet kurumları aracılığıyle hesap sorar. Hükümetler de hesap verir.
            Devlet yanlış yapmaz, Temsil makamındakiler yanlış yapabilir. Onlarda bunun cezasını öder.
            Hükümetler, topladığı parayı, nasıl dağıtacağının seçimini yaptığı için, haksızlığa uğradığını düşünenler için hatalıdır.
             Kendini Devlet sanan kişiler, gruplar olmuş mudur? Elbette olmuştur. Ta ki Devletle yani Anayasa ve yasalarla karşılaşana kadar.
              Kısacası, Devlet kelimesini ağzından düşürmeyenlerden beklentimiz, Anayasaya ve yasalara uymalarıdır. Hatta temsil makamında ve güç kullanma insiyatifinde bulunanlar çok daha fazla Anayasa ve yasalara uymalıdır.
              Anayasaya göre de, Yasalar önünde herkes eşittir. Görevleri ne olursa olsun.
               Son olarak; Fakir fukaradan toplanan vergi ile geçimini sağlayan herkes, görev ve sorumluluk açısından çok daha duyarlı davranmak zorundadır.
           

31 Mayıs 2020 Pazar

ALİ öldün'mü?

           Hepimizin derdi gibi derdi vardı.
           Belki biraz daha fazla seviyordu memleketi.
           İstanbul'un ortasında, yeşil bir alan kalsın diye direniyordu insanlar.
           Mahkeme karar verdi. Orası yeşil kalsın dedi. Buna rağmen halkı parka sokmamaya çalışıyordu karar vericiler. Hem de Tomalarla, gazlarla, mermilerle.
           Ne kadar anlamsız değil mi? Bu yğzden insanlar yaralanıyor, ölüyorlardı. İnsanlar yaralandıkça, öldükçe daha fazla öfkeleniyor, daha fazla sahip çıkıyorlardı. İşin rengi değişmişti. Artık sadece yeşil alanı korumak değildi mesele. Ölümüze, yaralımıza sahip çıkmakta olmuştu. Onların boşuna ölmediklerini, yaralanmadıklarını, acı çekmediklerini hissettirmekte olmuştu.
          İşte bu yüzdendi Gezi parkı boşalınca yenilmişlik hissi. Bu yüzdendi ölümüze, yaralımıza, acı çekenimize vefa borcu hissetmiş olmamız.
           Bunlardan biriydi Ali.
           Daha 19 yaşında. Hayatta birşey yaşamamış daha. Umutları var gelecekle ilgili. Üniversite okuyor Eskişehir'de.
           İnsanlar ortaya canlarını koymuş, küçük yeşil bir alanı korumak için. Ali durur mu? Duramayan milyonlar gibi o da koşdu Eskişehir'de meydana. Karar vericiler, toplanan kalabalığı dağıtmak için yine Tomalarla, gazlarla, mermilerle üstlerine gittiler. Ne yapsın insanlar, çaresizce hep olduğu gibi ara sokaklara kaçıştılar. Tıpkı Ali gibi. Ama girdiği sokakta sanki pusuya yatmış gibi, saldırdılar Ali'nin üstüne. Tekme, tokat, sopalarla giriştiler gencecik bir cocuğa, insanlıktan nasibini almayanlar. Yerde yatan Ali "Yeter vurmayın öldüm" diye bağırıyordu. Onlar vurmaya devam ediyorlardı, Duymuyorlardı, duymazlardı çünkü insan değillerdi ki.
           Acı bitti mi? Bitmedi. Ali yaralanmıştı, kendini iyi hissetmiyordu. Yürüyerek hastaneye gitti. Başına gelenleri anlattı, kendini iyi hissetmediğini söyledi. Doktor baktı, artık hangi gözüyle baktıysa, bişeyin yok dedi. Ali ısrar etti ama nafile, ağrı kesici verip yolladı bir insanlıktan nasipsiz daha. Ali doktordan daha doktor. Ters giden bişeylerin olduğunun farkında. Hastanenin bahçesindeki bankta sabahlıyor. Kendisine birşey olursa hastaneye yakın olsun diye.
           Ertesi gün Ali rahatsızlandı. Hastaneye kaldırıldı. Uzun bir süre komada yattı. O'nu haketmeyen böyle bir dünyadan, hepimizden önce ayrıldı.
           Ben de şimdi soruyorum sizlere;
           Acı bitti mi?
           Ve tüm Ali'lere
           ALİ öldün mü?

17 Mayıs 2020 Pazar

RUH HALİMDEN YANSIMALAR

           Ey insanoğlu
           Baban Adem, yasak olanı yaptı, cennetten kovuldu. Ders çıkarmadın
           Kabil, kısakandığı kardeşi Habil'i öldürdü. Çabuk unuttun.
           Dünya suların altında kaldı. Nuh'un gemisi ile kurtuldun. Anlamadın
           Açlıkla, yoklukla sınandın. Hiç birşey olmamış gibi devam ettin.
           Kendi bedenini sömürdün,ruhunu sömürdün,sömürülmesine müsade ettin,hatta ruhunu sattın. Bir türlü durmadın.
           Kendinden sonra, yaşadığın doğayı talan ettin. diğer yaşamlara zarar verdin. Hiç sıkılmadın.
           Savaşlar çıkardın. Masum insanları öldürdün. Hep bahaneler ürettin.
           İnsanlar senin inandığın gibi inanmıyor diye, katlettin.
           Çok sevdiğini iddia ettiğin yaradıcın, biriktirmeyi yasaklamasına rağmen, Dünyada aç insanlar ordusu kurdun. Bir türlü doymadın.
           Bilimi insanların faydasına kullanma yerine,silah yaptın hatta atom bombalarıyla saldırdın.  Vazgeçmedin. Ne için yaptığını dahi sorgulamadın.
           Yuva diye evler inşa ettin. Ufak bir sarsıntıda altında kaldın.
           Su,dere yataklarını işgal ettin. Doğa intikamını aldı, alır. Boğuldun
           Ormanı,ağacı,yeşili yok ettin. Dünyayı da ,kendini de nefessiz,susuz bıraktın.
           Bu öfke, bu kin, bu hırs neden?
           Nemrud'u öldürenin, bir sivrisinek olduğu söylenir. İşte bak, ufacık bir virüs tüm yaşamını esir aldı.
           Demek neymiş, koca koca şeyler değilmiş hep önemli olan. Küçücük şeyler de çok önemliymiş değil mi?
           Gerçekten senin derdin ne?
            Bak çok zor değil.
            Üret. Sana yeteceğini ayır. Bunu miras bırak çocuğuna.
            Yaşa. tüm yaşayanlara saygı duyarak yaşa. Sadece ben yaşayayım deme.
            Sev. Her ne olursa olsun sev. Biriktireceksen sevgi biriktir, çoğalt.
            İyiyi düşün hep. İyiyi düşün ki sende iyiyle karşılan.
            Haydi yaşadığın Dünyayı güzelleştir.
            BAŞLA
                                                                                                   İyilikle Kal

18 Nisan 2020 Cumartesi

SALGINDAN DERSLER

           Herkese selam
           İnsanlık olarak, büyük bir salgınla Covid-19 karşı karşıyayız. Dünyanın her yerindeki bilim insanları bu virüsü tanımak, anlamak için büyük bir çaba harcıyorlar. Gelinen bu noktada, henüz virüsün nasıl bulaştığı, nerede, ne kadar tutunduğu, hangi organlara ne kadar zarar verdiği tam olarak bulunmuş değil. Yayınlanmış bilimsel çalışmalar artıyor, malesef birbiri ile çelişen yayınlar da mevcut. Virüs tam tannmadığı içinde mücadele etmek o kadar kolay görünmüyor.
           Aslında Covid-19 virüsünün daha önceden karşılaştığımız,değişik formdaki Sars, Mers gibi akrabalarını, tanıyoruz. Aynı zamanda grip diye bildiğimiz İnfluenza virüsünü de epey bir zamandır tanıyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var. Formu ne olursa olsun virüslerle mücadele etmenin ne kadar zor olduğu.
             Kimse endişe etmesin,İnsanlık olarak, Covid-19 salgınını da atlatacağız. Fakat bilinmesi gereken bir şey daha var. Ne zaman, nasıl olur bilinmez ama genetiği değişmiş daha tehlikeli virüslerle karşılaşma ihtimalimiz de yüksek.
              Bu bilinçle,bilimin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladık. Adı,sanı,kimliğini bilmediğimiz,dünyanın her bir yanında canla başla çalışan bilim insanlarına minnettarız. Hem teşekkür etmeliyiz, hem de daha fazla desteklemeliyiz.
              Bu sıkıntılı sürecin, bize öğretmesi gerekenler de var;
          1- Hayatta en hakiki mürşit ilimdir. Bu bağlamda bilimi gereken önemi vermeli,eğitim öğretimi ona göre dizayn etmemiz şart. Aynı zamanda bilimin, kötü amaçla kullanımının önüne de geçmeliyiz.
          2- Özgürlüğün değerini daha güçlü bir şekilde anladık. Özgürlük yoksa bilimde yok. Fikirler özgürce ifade edilmeli ki insanlık olarak ilerleme sağlayalım.
          3- Dünya eskisi kadar büyük değil. Birbiriyle mücade etmeyi bırakıp, ortaklaşa birlikte mücadele etme mekanizmaları oluşturmalı.
           4- Dünya da neyi paylaşamadığımızı tekrar düşünmeliyiz. İnsanlığın ortak değerlerinde,sosyal adalet, doğayı koruma gibi hep birlikte çalışmalıyız.
           5- Dünyayı yöneten, hırslı yöneticilerden arındırmalıyız. Çevreyi, insanlığı,barışı önceleyen liderlere ve kurumlara ihtiyacımız var.
                Son olarak, gerçekten daha güzel,daha yaşanabilir bir dünya kurabiliriz. Bu tür salgınlar bunun için iyi bir fırsat. İyiliği önceleyen kötülüklerden kaçınan bir dünya niçin olmasın?
                 Sağlıcakla Kalın

3 Mart 2020 Salı

SOSYAL DEMOKRASİ VAKTİ

           Kafalar çok karışık arkadaşlar.
           Tıpkı 1. Dünya savaşını kaybettikten sonra olduğu gibi.
           Herkes bu dar boğazdan nasıl çıkacağımızı, nerden başlamamız gerektiğini düşünüp duruyor.
           Aslında, tarihten gelen bir stratejidir, suyu bulandırıp, balığı istenilen yere çekme ve avlama. Suyu bulandıranlar belli, balık belli. Bulanık su da balık olma arkadaşım.
            Şimdi biraz bulanık suyu durultmaya çalışalım.
            İnsan bilmediğine düşmandır.
            O halde bilmek, öğrenmek lazım. Bütün önyargılardan kurtularak.
             Baştaki sorularımıza geri dönelim. Dar boğazdan nasıl çıkacağız? nerden başlamamız lazım?
             Uzatmadan söyleyeyim.
             Vakit;
              Sosyal Demokrasi vakti.
              Evrensel değerlerle uyumlu, Halkın bireysel ve toplumsal gereksinimlerini karşılamayı amaçlayan, kapitalizmden kaynaklı eşitsizlik ve adaletsizlikleri, demokratik yolla çözmeyi hedefleyen yönetme biçimidir, sosyal demokrasi.
               Sosyal Demokrasinin anayasası;
               Demokratik devlet ve Sosyal devlet olma koşuludur.
               Demokratik devletin ilk önceliği, yönetimin meşru olması yani meşruiyetidir. Yönetim bu meşruiyeti ilk önce Halkın iradesinden alır. Yani adil seçimlerden. Seçimlerin adilliğini şimdi tartışmayacağım, belki sonra. Meşruiyetin diğer kaynağı ise kuvvetler ayrılığı prensibinden gelir. Bu da yasama, yürütme ve yargı erkinin ayrı olmasıdır. Diğer meşruiyet kaynağı ise hukukun üstünlüğüdür. Yani herkes Anayasaya ve yasalara uymak zorundadır.
               Şimdi bazı yönetimlerin neden meşruiyet sorunu yaşadıklarını, aynı zamanda başka meşruiyet kaynakları aradığını daha rahat anlayabilirsiniz.
                Demokratik devlette diğer bir önemli konu, denetim mekanizmalarının işlemesidir.
                 Aynı zamanda, temel İnsan haklarının anayasal güvence altında olmasıdır.
                 Yönetimin meşruiyetini hallettiğimize göre şimdi, nasıl yönetilmeli konusuna geçelim.
                 Aslında yönetme sanatı, elinde bulunan kaynağı, nasıl kullandığın ve nereye harcadığınla ilgilidir.
                İşte Sosyal Demokrasi, tam da burda sosyal devlet fikrini savunur. Aynı zamanda buna refah devleti de denir.
                Burda en önemlisi, devletin elde ettiği gelirin adil bir şekilde paylaştırılması meselesidir. Her vatandaşın insanca yaşama hakkı savunulur. Eğitim ve sağlık gibi hizmetler devletin görevidir, ücretsiz olmalıdır. Devlet, işsizlere ve dar gelirli vatandaşlara gelir sübvansiyonu sağlamalıdır. Az kazanandan az, çok kazanandan çok vergi almalıdır. Mesela KDV, alınması zaruri olmayan şeylere konur.
                 Sonuç olarak;
                 Sosyal Demokrasi, Halkı önceleyen, Halkçı bir düzen önermektedir.
                 Yani; Vakit bu topraklarda, medeni toplumlarda uygulanan,Halkın değerlerine uyumlu Sosyal Demokrasi vaktidir.